ÖMER SEYFETTİN’İN "BAHAR VE KELEBEKLER"KELİME ALANLARI(ÖDEV)

Paylaşmak istediğiniz Ödev veya Tez'iniz varsa buraya

Moderatör: Becili Adminler

Forum kuralları
Paylaşmak istediğiniz Ödev veya Tez'iniz varsa buraya
Kullanıcı avatarı
AbdullahSAHIN
Mesajlar: 2144
Kayıt: 28 May 2008 10:18
Nerelisiniz: Beciköyü
HTML Bilgisi: Kötü
Hangi Takımı Tutuyorsunuz: Beci United Spor
eMail: abdullahsahin@becikoyu.com
Konum: Karaman
İletişim:

ÖMER SEYFETTİN’İN "BAHAR VE KELEBEKLER"KELİME ALANLARI(ÖDEV)

Mesajgönderen AbdullahSAHIN » 15 Nis 2010 15:18

Bu konuyu facebook'ta paylaşın!
ÖMER SEYFETTİN’İN “BAHAR VE KELEBEKLER” HİKAYESİNE
KELİME ALANLARI AÇISINDAN BİR BAKIŞ
Hikayenin metni:
BAHAR VE KELEBEKLER
Küçük salonun fes renginde kalın ve ağır perdeli geniş penceresinden dışarısı muhteşem, parlak bir suluboya
levhası gibi görünüyordu…Saf mavi bir sema. Çiçekli ağaçlar…Uyur gibi sessiz duran deniz…Karşı sahilde mor, fark
olunmaz sisler altında, dağlar, korular, beyaz yalılar…Bütün bunların üzerinde bir esâtir rüyasının havaî hakikati gibi uçan
martı sürüleri ! Pencerenin önündeki şişman koltuğa, gayet zayıf, gayet sarı, gayet ihtiyar bir kadın oturmuştu. Bahara,
hayata dargın gibi, arkasını dışarıya çevirmişti. Sönmüş gözleri köşelerdeki gölgelere karışıyordu. Karşısında, bir şezlonga
uzanmış, esmer, güzel bir kız, siyah maroken kaplı bir kitap okuyor; pencereden çiçek, kır kokuları, deniz, dalga fısıltıları
getiren, tatlı bir nisan rüzgarı giriyordu. Bir saatten beri ikisi de susuyor, öyle duruyorlardı. Bu ihtiyar büyük nine, tam doksan
yedi yaşında idi. Köşeleri hafif karanlıklarından bazen uyanır gibi ayrılan gözlerini, ara sıra, karşısında kitap okuyan genç
kıza, bu torununun torununa atfediyordu…Birden, üç dişi kalan buruşuk ağzını açtı. Esnedi. Bir mumya uzvu kadar sararmış,
katılaşmış elini başına götürdü. Kahverengi yemenisinin altında daha beyaz görünen saçlarına dokundu. Bir an düşündü.
Yine esnedi. Galiba uyanacaktı. Arkasındaki açık pencereden giren muharrik rüzgar, onu tehyiç ediyor, kuşların güneşli
cıvıltıları, çiçek ve çimen kokuları, hayalinde uzak, ezelî bir fecir, nihayetsiz, mülevven bir sabah uyandırıyordu. Yavaş yavaş
kamburunu arkasına dayadı. Ellerini dizlerine koydu, başını kaldırdı. Biraz doğruldu. Torununun torununa:
- Yavrum, niçin susuyorsun, dedi. Biraz konuşalım.
Genç, esmer kız, yeni neslin son Türk kadınlarının, o asla tatmin edilemeyecek olan ebedî kederiyle bulutlanan
siyah gözlerini kitabından ayırmayarak:
- Okuyorum, büyükanneciğim.
Dedi. Ancak on sekiz yaşında vardı. Şezlongtaki mühmel uzanışı, ona, müstesna bir letafet veriyor, ince jüponunun
altında bediî bir vuzuh ile irtisâm eden kalçaları daha dolgun, daha geniş, dizleri daha narin, daha mütenâsip, eteklerinin
pembe beyaz gölgeleri içinde pek şuh, pek uyanık duran bacakları daha tombul, daha nefis, ayakları daha küçük
görünüyordu. Tuttuğu siyah maroken cildin üzerinde, beyaz, parlak zarif, ince elleri, âsi bir istical ile göğsünden fırlamak ister
gibi kabaran memelerine dayanıyor, sanki onları zaptediyordu. Gür siyah saçları, mağmûm, hüzünlü çehresi etrafında, mesut
edici, düşündürücü bir zevk veriyor gibiydi. Büyüknine sordu:
- Okuduğun ne, kızım?...
- Bir roman.
- Neden bahsediyor?
- Hiç.
Büyüknine tekrar daldı. Karşısındaki, senelerce evvel ihtiyarlayıp ölen torununun bu güzel, bu taze torununa
bakıyordu. Bu vücut, işte hayatın baharı idi. Arkasındaki, görmek istemediği şu pencerenin dışındaki gürültülü, kokulu
bahara, niçin bu kadar yabancı duruyordu. Kendisini tehyiç eden, mukavemet olunmaz bir gençlik arzusu veren, on yedi
yaşında bûsesi kadar leziz, muharrik olan bu nisan rüzgarı, niçin onun meçhul matemlerini örtmüyor, onun dudaklarında
biraz tebessüm, gözlerinde biraz şûle uyandırmıyordu. Tekrar sordu:
- Söyle yavrum. O roman ne diyor?
Genç kız, büyük gözlerini kaldırdı. Kitabı dizlerine indirdi. Nazik bir şive ile:
- Büyükanneciğim, Fransızca bir roman işte…
Dedi. Lakin büyüknine merak ediyordu, mutlaka anlamak istiyordu:
- Adı ne?
- “Dezanşante…”
- Ne demek?
- Sevinçten, saadetten mahrum kadınlar, demek .
- Onlar kimmiş?
- Biz…Türk kadınları…
Büyüknine düşündü. Sol eliyle, siyah, parlak saçlarını düzelten torununun torununa şimdi pek elemli bakıyordu: Bu
kız, tıpkı büyük matemler geçirmiş, felaketler görmüş, bir zavallı gibiydi. Hiç gülmüyordu, hep mahzun duruyordu. Ah, işte
hep bu kitaplar onları zehirliyor, onları solduruyordu. Onları, bahara, saadete yabancı bırakıyordu. Ansızın kalbinde bir acı
duydu. Bu genç, bu güzel kıza acıyordu. Titreyen kadit ellerini koltuğunun yanlarına dayadı. Hiddetlenmiş gibi biraz yükseldi:
- Sevinçten, saadetten mahrum kadınlar, Türk kadınları mı? dedi, hayır hayır! Türk kadınları asla sevinçten,
saadetten mahrum değildirler. Sevinçten, saadetten mahrum olanlar sizsiniz. Şimdiki kadınlar…Siz yoruldunuz. Siz
büyükannelerinize benzemediniz. Ah, biz…gençken ne kadar mesuttuk!...Bahar, şu arkamdaki bahar, bizi sevinçten deli
ederdi. Şimdi siz bunları görmüyor musunuz? Siz bu zehirleyici kitaplar üzerine düşüyor, kararıyor, soluyor, soluyor, hırçın,
berbat, tahammül olunmaz bir mahluk oluyorsunuz.
Genç kız gülümsedi. Büyükannesinin böyle hiddetli serzenişlerini her vakit dinler, bazen onunla münakaşa ederdi.
- Hiç siz okumaz mıydınız, büyükanneciğim?
Diye sordu.
- Okurduk. Kibar, büyük efendileri, kızlarına Fârisi öğretir, Câmi dersi gösterirlerdi. “Tuhfe-i Vehbî”yi okuturlardı.
Fuzûlî’nin, Bakî’nin gazellerini ezberlerdik. “Mesnevi”yi anlardık. Mükemmel seci’ler, kafiyeler yapar, kocalarımızla müşaere
eder, hafızamıza, zekamıza, nüktelerimize onları hayran ederdik. O vakit, bir kadın için, en büyük medih: “Fâzıla, edibe,
şâire, âkile…” idi. Şimdi siz, Frenk mürebbiyeler elinde büyüyor, kendi lisanınızın güzelliklerini tanımıyor, başka
memleketlerin, başka şeylerini öğreniyorsunuz. Onlara benzemek istedikçe, kendi benliğinizden uzaklaşıyor, etrafınızdan
nefret ediyor, hakikaten sevinçten, saadetten mahrum kalıyorsunuz. Ah!...At elinden o kitabı!
Esmer, güzel kız yine gülümsedi:
- Peki, büyükanneciğim, dedi, bu kitabı atayım. Okumayayım. Sonra bize müebbet ve yıkılmaz bir hapishane olan
bu sıkıcı evin içinde, bu mevkufiyetin yalnızlığı içinde çıldırayım mı? Okuyor, eğleniyor, biraz teselli buluyorum.
- Hayır kızım, okuyor, fakat eğlenemiyorsun. Gözlerini görsen…Bir bulut, bir sis içinde gibi! Bütün bütün
fenalaşıyorsun. Bu kitaplar hep zehir, hep keder…
- Peki, söyleyiniz, okumayayım da ne yapayım?
Büyüknine, düşünmeğe başladı; evet, ne yapsındı? Şimdi hakikaten her taraf hapisheneye dönmüştü. Seksen
evvelki hayatı birden hatırladı; o vakit, erkeklerden ayrı bir kadınlar âlemi vardı ki, şimdi tamamıyla sağılmıştı. Bu âlem pek
genişti. Binlerce kadın birbiriyle konuşur, görüşür, eğlenirdi. Kendilerine mahsus eğlenceleri, zevkleri vardı. Moda yoktu.
Annelerinin esvaplarını kızları giyer, büyükannelerinin mücevherlerini torunlar takardı. Sırmalı çedik pabuçlar, kırmızı
feraceler…Ah, hele kırmızı feraceler…Baharın yeşil çimenleri üzerinde, seyir yerlerinde, kadınlar, tıpkı birer gelincik çiçeği
gibi parlarlardı. Hiç aralarında çirkin, yani zayıf, hastalıklı yoktu. Erkekler, yalnız kadınlarını tanırlar, işlerinden sonra erkence
evlerine gelirler, zevcelerine, doyulmaz aşk ve muhabbet sahneleri ibdâ ederlerdi…
Kıraathaneler, gazinolar, birahaneler, klüpler, tiyatrolar, kafeşantanlar, kerhaneler, bütün bu Türk erkeklerini,
eşlerinden ayıran, zavallı Türk kadınlarını tenha evlerde unutulmuş bir bekçi gibi bırakan felaket mahalleri yoktu. Kadınlar,
erkekleriyle üzülmeden yaşıyor, sonra o vakitki aşı boyalı büyük evlerin büyük sofalarında, havuzlu, kameriyeli bahçelerinde,
bostanlarda, deniz kenarlarında, cesim, nadir yalılarda toplanıyorlar, eğleniyorlar, mesut oluyorlardı. Ne oyunlar, ne âdetler,
ne zevkler vardı ki, bugün hepsi tamamıyla unutulmuştu. Bugün Frenkçe okumak, mütemadiyen esvap değiştirmek, moda
yapmak çılgınlıklarından, soğukluklarından, boş bir tekebbürden, mânâsız ve münasebetsiz bir tefevvuk iddiasından başka
bir şey yoktu…Alafrangalık, bir veba gibi içimize girmiş, dudaklarımızın tebessümünü silmiş, ferâcelerimizi parçalamış,
pabuçlarımızı atmış, parmaklarımızı narin bir mercan gibi parlatarak güzelleştiren kınalarımızı bile ortadan kaldırmıştı.
Eşyamızı, esvaplarımızı değiştirirken, ruhlarımızı da değiştirmişti; her şey yalan, her şey sahte, her şey taklit oldu. Saadet
uzak bir hayale, yetişilmez bir hülyaya inkılap etti. Âdetlerimizle beraber sevinçlerimiz de söndü. Şimdi şaşkın ve mustarip bir
nesil…Her şeyden nefret eden, her şeyi fena gören, karanlık gören, berbat, hasta, tedavisi imkan haricinde bir nesil, ah
şimdiki mariz ve müteverrim muhit…
Büyükninenin gözleri kapanıyordu. Seksen evvelli saadetlerin bugünkü ıstıraplarıyla seri ve âni mukayesesi,
zihninde şedit bir yorgunluk husûle getiriyor, onu hâlâ yaşadığına müteessif ediyordu. Genç ve esmer kız, yüz yaşına
girmeğe birkaç adımı kalmış bu annesinin annesinin annesine, bu mükerrer büyükninesine dalgın dalgın bakarak, onun
zamanındaki kadınların saadeti ne olabileceğini tahayyül ediyordu. Fakat bunu bulamıyordu:
- Sustunuz, büyükanneciğim…
Dedi. İhtiyar kadın, buruşuk gözlerini açtı:
- Ah, eski günleri, eski saadetleri düşünüyorum.
- Eski zamanda, sizin zamanınızda, bugünden fazla ne vardı, nineciğim?
- Çok…birçok şeyler…
Büyükanne, tamamıyla doğruldu. Söyleyeceklerini zihninde toplar gibi bir an düşündü. Sonra yine başladı. Genç
kız, onun kırık dişli ağzının içindeki derin sivri karanlığa bakıyor, oradan çıkan kelimeleri, sanki dinlemekten ziyade, temaşa
ediyordu:
- Evet yavrum, birçok şeyler vardı. Her şey bizim için zevk, eğlence idi. Her şey: Çocukluk, mektebe başlayış,
feraceye giriş, kocaya varış, doğuruş, hatta ihtiyarlayış bile…Bunların hep âyinleri vardı. Her kadının bu devirleri, diğer birçok
kadınlar için bir zevk, bir eğlence vesilesi olurdu. Bütün hayatımız bir eğlence içinde geçerdi. Bir hafta olmazdı ki, bir
mektebe başlama, bir sünnet, bir düğün, bir loğusa cemiyeti görmeyelim. Bu esvaplarımız, kınalarımız bile eğlenceye vesile
olurdu. Mânilerimiz, şarkılarımız vardı. Toplanır, aramızda muaşere eder, kış geceleri divanlardan tefe’ül ederdik, mevsimler
bile bir eğlence idi. Her mevsimin kendine mahsus âdeti, eğlencesi, an’anesi vardı. Daha hiç açmamış, bir senelik gül
ağaçlarının dibine, akşamdan beyaz kavanozlar kor, içine yüzüklerimizi, yüksüklerimizi atar, ertesi sabah güneş doğarken,
mâni söyleyerek tekrar çıkarırdık. Birbirine benzemeyen bin mâni bilen, bütün kış, herkesin lafına, bir söylediğini bir daha
tekrar etmeden, binlerce kafiye bulan kadınlar vardı.
Büyüknine, ateh getirmiş ihtiyarların yalnız çenelerine mahsus olan o yorulmaz faaliyetle devam ediyor, sözünü
uzatıyordu. O esnada bir kuş kümesi, pencerenin yakınındaki bir ağacın dallarına konmuştu. Şiddetle cıvıldaşıyorlar, keskin
çığlıklarını ihtiyarın hafif ve titrek sedasına karıştırıyorlardı:
- Evet yavrum, biz sizin gibi: “Ne yapalım?” diye düşünmezdik. Hâsılı her şey gülmeğe, eğlenmeğe vesile idi.
Mesela bahar…Ah, siz odalarda, kapalı oturuyorsunuz. Bahar geldi mi, biz hepimiz bahçelere dökülürdük. Baharın kendine
mahsus eğlenceleri, an’aneleri vardı.
- Ne gibi büyüknineciğim?
- Ne gibi olacak, bahar da her mevsim gibi eğlence vesilesiydi. Biz, bir senelik hayatımızı baharda tefe’ül eder,
güler, eğlenir, oynardık. Ah bu tefe’ül…Pek şâirâne, pek lâtif, pek hassastı. Daima doğru çıkardı. Hepimiz itikat ederdik.
- Nasıl?
- Bahar geldi, ağaçlar çiçek açmağa, yapraklar yeşillenmeğe, çimenler baş göstermeğe başladı mı, bizim gözümüz
artık odalarda duramazdı. Bahçeye koşar, baharın ortasında gezinirdik. İlk göreceğimiz kelebek, bir senelik talihimizdi. Onu
arar, onu beklerdik. İlk kelebeğin, beyaz, pembe olması için mâniler söyler, dalların üzerine beyaz ve pembe kumaş parçaları
atardık. Sarı veyahut siyah bir kelebek göreceğiz diye korkar, ne kadar heyecanlar geçirirdik.
- Niçin?
- Çünkü kelebeklerin birer mânâları vardı. Ah, siz bunları bilmez, bunlara itikat etmezsiniz. Beyaz kelebek: Sıhhat
ve afiyete…Sarı kelebek: Kedere, hastalığa…Siyah kelebek: Felakete, matem ve ölüme delâlet ederdi. Beyaz kelebek
görünce, talihimizin o sene açık olduğuna, mesut olacağımıza kâil olurduk…Bahar çiçekleri altında, beyaz kelebeğin şerefine
semâiler okurduk…
Büyüknine devam ediyor, ilk defa küme halinde görülen kelebeklerin de umumî mânâlarını anlatıyor, beyaz kelebek
kümelerinin: Zenginliğe, pembe kelebek kümelerinin bolluğa, sarı kelebek kümelerinin kıtlığa, kırmızı kelebeklerden
müteşekkil, pek nadir görülen meş’um kümelerin mutlaka bir muharebeye, siyah kelebek kümelerinin fetrete işaret olduğunu
söylüyor, uzatıyor, büyük vak’alardan evvel hep bu kümeleri, o vakitki kadınların müşahade ederek erkeklerine haber
verdiklerini hikaye ediyordu. Genç, esmer kız, artık dinlemiyor, büyük, siyah gözlerini büyükannesinin arkasındaki
pencereden görülen nisan semasının mavi beyaz aydınlığına dikmiş, tahayyül ediyordu. Hakikaten, seksen sene evvel,
kadınların mesut olmaları lâzım geliyordu. Kendileri, yeni nesil, okudukça, anladıkça, erkeklere yaklaştıkça, iptidâî
kadınlıklarından, dişilikten uzaklaşıyorlar, ruhlarda bir isyan, bir ihtilal tutuşuyor, eski kadınlığın zevkle, saadete vesile
addettiği dişilik kayıtları, kendilerine ateşten, demirden bir zincir gibi geliyordu. Husûsî bir mabet kadar sessiz, meçhul duran
evlerine hapishane nazarıyla bakıyorlar, siyah çarşaflı kalın peçeleri, ezici, soldurucu, vahşî, merhametsiz, esaret örtüleri
telakki ediyorlardı. Fakat haksız mıydılar? Mademki terakkîden içtinab kabil değildi; terakki ise, mutlaka değiştimek, mutlaka
eskiye benzememek idi, o halde, asırlarca evvelki Türk kadınlığı da iptidâî, mebnaî halinde kalamazdı. Kuklalıktan,
bebeklikten, masumiyetten, hâsılı dişilikten çıkacak, hakiki kadın haline gelecek, erkeklere tefevvuk etmese bile, müsavî
bulunacak, bütün mânâsıyla insan, insan olacaktı…Büyükninesinin “Tarihi Mukaddes” hikayeleri gibi garip vehimler içinde
uzayan sözlerini artık işitmiyordu. Hayalinden, bir sene evvelki gürültüleri, sevinçleri, nutukları, tiyatroları, konferanslarıyla
Meşrutiyet’in ilanı geçiyor, hâlâ tükenmez el şakırtılarını, alkış kâbuslarını işitir gibi oluyordu. O günler kendileri için ne
mesuttu. Bir an, bu siyah, sıkı esaretten azat edileceklerini, insanlık hakkına nail olacaklarını ümit etmişlerdi. Ah, bu ümit,
nasıl çabucak sönmüş, söndürülmüş; bu hayal, nasıl, ne feci bir surette kırılmıştı…Düşünüyor, ağlamak istiyor, titriyordu.
Lakin…Lakin, istikbalden bir şey ümit edemezler miydi? Türk kadınlığı, bir gün yüksek idrakiyle, altı asırlık tesadüfî, tabiî bir
ıstıfa sayesinde harika haline gelen hüsnüyle, zekasıyla, bir Avrupalı kadın gibi insanlık sahnesine çıkarak, ihtiramlar,
perestişler önünde yükselmeyecek miydi?..Bugünkü tevekkül, daha ne kadar devam edebilirdi? Büyüknine, nihayetsiz
hikayesine devam ediyor, genç, esmer kız tahayyül ediyor, zihninde müphem hayallere karışan abus suallere cevap
veremiyordu. Birden gülümsedi. Kelebeklerle tefe’ül etmek…Bu pek hoş olacaktı. Eski Türk kadınlığının itikatları, yeni Türk
kadınlığının talihine nasıl bir hüküm verecekti? Merak ediyordu. Uzandığı şezlongdan doğruldu. Ayağa kalktı. Büyüknine
susmuştu. Torununun bu âni kalkışına taaccüple bakıyordu. Sordu:
- Ne var, kızım, neye kalktın?
Güzel, esmer kız, gülerek:
- Ben de bu bahar hiç kelebek görmedim. Kendim için değil, benim gibi olanlar için, bütün Türk kızları için, bütün
Türk kızlarının talihi için bakacağım.
Dedi, pencereye yaklaştı. Büyüknine, titreyerek koltuğundan kalktı.
- Gözlerim o kadar görmez ama, diyordu, ben de bakayım sizin için…
İkisi de pencerenin kenarında idiler. Sağda genç kız, muhteşem levent endamıyla yükseliyor, solda minimini,
kambur büyüknine duruyordu. Dışarıya bakıyorlardı. Bütün tabiat gözleri kamaştıran, tatlı sıcak bir aydınlıkla parlıyordu.
Denize güneş aksetmiş, onu, başka âlemlere akıp giden ebedî nihayetsiz bir gümüş nehrine benzetmişti. Ağaçların, ufak,
koyu yeşil yaprakları, hazdan, hayattan titriyor, yollara beyaz çiçekler düşüyordu. Karşı sahil, tirşe dağları, mor koruları,
beyaz yalılarıyla bir serap memleketini, bir peri payitahtını andırıyordu. Susuyor, bakıyorlardı. Henüz bir kelebek
görmemişlerdi. Çiçek tarhları üzerinde küçük sinek kümeleri görünüyor, birden kayboluyorlardı. Tek bir martı, yakın bir
tehlikeden, meçhul bir şeâmetten kaçar gibi, hızla geçiyor, haykırıyordu. Nerede oldukları görülmeyen kuşlar mütemadiyen
ötüyorlar, cıvıltıları canlı ve tannan bir ziya yağmuru gibi semâdan yağıyor zannolunuyordu. Genç kız, birden elini kalbine
götürdü, yavaş bir sesle:
- Ah, işte!..
Dedi. Pencerenin yakınında, ağacın çiçekli dalları altında, siyah bir kelebek uçuyordu. Gösterdi. Büyüknine,
korkunç ve iskelet parmağıyla:
- Fakat, ben senden evvel şu beyazı gördüm.
Diye, mermer havuzun üstünde dolaşan bir kelebeği gösterdi. Genç kız, son bir cebirle ona da baktı:
- Ah, büyükanneciğim, iyi göremiyorsunuz, dedi, o beyaz değil, sarı bir kelebek…
Ansızın ruhuna meçhul bir elem hücum etti, gözleri karardı. Bu parlak, taze tabiat, şimdi ona meyus görünüyor,
mermer havuz, genç, esir bir melikenin türbesine, bahçenin tarhları müteverrim kızların metruk çiçekli kabirlerine benziyordu.
Geri çekildi. Yine şezlonga uzandı. Büyüknine de kendisine ölümü ihtar eden bu sarı, siyah kelebekli bahardan ürkmüş, yine
arkasını dönmüştü. Koltuğunda yusyuvarlak oturuyor, kamburunu iyice çıkarıyordu. Genç kız, elinden bırakmadığı siyah
maroken kaplı kitabını açtı. Bu kitap, şimdi siyah, büyük, ölü bir kelebek gibi, onun yüzünü tamamıyla örtüyordu. Okumuyor,
irsî, intisâlî bir vehim ile kelebeklerin yalan söylemediğine, zavallı yeni neslin, şimdiki Türk kadınlığının talihi ancak felaket,
keder, ölüm olduğuna, ebediyen siyah kefenini yırtamayacağına, tesettürden kurtulamayacağına, evlerin, boş, tenha
duvarları arasında, meçhul çiçekler gibi, açmadan, doğmadan öleceğine kanaat getirir gibi oluyordu…Mâzi, bâtıl itikatlar, o
kadar kuvvetli, müthiş idi ki, bütün idrake, bütün ilme, bütün fenne, bütün hakikate galebe çalıyor, tahavvül kanununun o
muhayyel nazarî kuvvetini esasından kırıyordu. Düşünüyordu; fakat bu bâtıl itikatlar, bu haşin, anut, katil mâzinin anif
tahakkümü yalnız Türklere, yalnız Türkiye’ye mahsus değildi. Birkaç hafta evvel, Paris’te tahsilde bulunan kardeşi, oturduğu
evin tabldotunda, perhiz münasebetiyle et, yağ bulunmadığını, Paris’te aileler arasındaki Katolik deliliğinin, dinî taassubun bir
mislini, Sudan’da, çöllerde, kumlu, hudutsuz yamyamlar memleketinde bile bulmak mümkün olamayacağını
yazıyordu…Birden, kendisi gibi başka ufuklar, başka saadetler, başka hayatlar tahayyül eden mahrum kadınların romancısı,
büyük bir garp muharririnin, şâkirdine, her şeyin bir hududu olduğundan bahsettikten sonra: “…Lakin insanların behimiyetine
nihayet yoktur!” dediğini hatırladı.
Pencereden, sevdiğine kavuşamadan ölen genç ve müteverrim bir âşıkın son veda bûsesi kadar ince, nazik bir
rüzgâr giriyor, taze mezarlar üzerine bırakılmış, taze çelenk kokuları getiriyor, odanın gölgelerinde görünmez, matemli
hayaller dalgalanıyordu…
Büyükninenin gözleri kapanıyordu. Bu meş’um tefe’ülün ihtiyar dimağında husûle getirdiği yorgunluk, ona, bir uyku
ilacı gibi tesir etmişti. Genç kız…genç, esmer kız, gözlerini kitaba dikmiş, okumuyor, kitabı tutan zambak ellerini, âsi, anarşist
göğsüne bastırarak, içinden dudaklarına yükselen kalbî ihtilâli, bu şedit, sebepsiz hırçınlığı tutmağa çalışıyordu. Odanın
uyutucu, gölgeli sükûnunda sanki bu iki vücut eski, yeni Türk kadınlığının meyus, teselli kabul etmez iki timsali idi. Biri, bir
asır evvelki neslin son numûnesi, hayattan ziyade ölüme, nisyana âit bir hatırası…Diğeri, bugünün bir asırlık mecbûrî
tagayyürünün, narin, tatmin olunmaz bir çiçeği idi. Netice itibariyle ikisinin de talihi bu kapalı tenha oda, bu muhteşem süslü
mezar idi. Pencerenin yakınlarına gelen kuş kümesi, bazen şedit bir cıvıltı, aydınlık bir gürültü koparıyor, sonra susuyordu.
Büyüknine uyudu. Artık hafifi kuvvetsiz bir ihtizar hırıltısı ile horluyordu. Torununun torunu, genç kız, esmer kız, hâlâ
hıçkırığını zaptediyor, donmuş gibi şezlonguna uzanmış duruyordu. Geniş pencereden intizamsız fasılalarla giren, kokulu,
çiçekli bahar rüzgarının cereyanı, ansızın, deminden gördükleri siyah kelebeği getirdi! Bu siyah kelebek, parlak, muhteşem
tabiatın, çiçekli müşfik baharın cennetinde, cehennemin, zulmet, cehalet müekkilinin siyah ruhunu andırıyordu. Şimdi bu
siyah ruh, çimen, çiçek kokularıyla gelmiş, şu geniş pencerenin önünde çırpınıyordu. İçerideki müstebit muhitin, hain
mâzinin, zalim itikatların, doğmadan katlettiği bu canlı ölüleri, onların müebbet sükununu seyrederek mahzuz, mütelezziz
oluyor, nerede oldukları belli olmayan kuşlar, insafsız ve yakıcı bir hücuma uğramışlar gibi, ansızın bütün kuvvetleriyle
cıvıldamağa başlıyor, bütün tabiatı istila eden, şedit, feci cıvıltılarla acı acı feryat ediyorlardı.
ÖMER SEYFETTİN
Google+ Plus ta (+ pılas okunur) Paylaş

“Ödev Paylaşımı Sayfası” sayfasına dön

Kimler çevrimiçi

Bu forumu görüntüleyen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir

cron